Sınai Mülkiyet Kanunu’nda Sessiz Kalma Yoluyla Hak Kaybı Düzenlemesi

Sınai Mülkiyet Kanunu’nda Sessiz Kalma Yoluyla Hak Kaybı Düzenlemesi

Sınai Mülkiyet Kanunu’nda Sessiz Kalma Yoluyla Hak Kaybı Düzenlemesi

Sessiz kalma yoluyla hak kaybı prensibi, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (”SMK”) yürürlüğe girdiği 10 Ocak 2017 öncesinde yerleşik bir hukuk kuralı olarak uygulanmaktaydı. Bu kuralın ve uygulamanın kaynağı ise somut olay özelindeki faktörler, Türk Medeni Kanunu’nun (“TMK”) 2. maddesinde düzenlenmiş olan dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı gözetilerek verilen Yargıtay kararları ve bunların neticesinde hukuk sistemimize yerleşen içtihatlardır.

Yerleşik içtihat gereği verilen sessiz kalma yoluyla hakkın yitirilmesi kararlarına bakıldığında mahkemelerce birçok faktörün gözetildiği görülmüştür. Bunlar, öncelikli hak sahibinin sonraki marka tescilini ya da kullanımını öğrendikten sonra aldığı aksiyonlar, takındığı yaklaşım, ihlal eden tarafın markanın pazarlanması ve tanıtımı için gerçekleştirdiği yatırımlar ve çalışmalar, öncelikli hak sahibinin iddia edilen ihlali makul olarak ne kadar sürede öğrenmesinin beklenebileceği şeklinde özetlenebilecektir. Bu bağlam da Yargıtay kararlarında, marka haklarının ihlaline ilişkin davalarda sessiz kalma yoluyla hakkın kaybedileceği kati bir sürenin belirlenmesinin mümkün olmayacağı sonucu çıkarılabilmektedir.

SMK’nın ”Marka sahibi, sonraki tarihli bir markanın kullanıldığını bildiği veya bilmesi gerektiği hâlde bu duruma birbirini izleyen beş yıl boyunca sessiz kalmışsa, sonraki tarihli marka tescili kötüniyetli olmadıkça, markasını hükümsüzlük gerekçesi olarak ileri süremez” şeklinde okunan 25/6 fıkrası, sessiz kalma yoluyla hak kaybı prensibini belirli bir çerçeveye oturtarak marka hükümsüzlük kovuşturamaları bağlamında açık ve yazılı bir kurala dönüştürmüştür. Bahsedilen hüküm en basit ifadeyle marka sahiplerinin, sonraki tarihli bir markanın kullanımını bildiği ya da bilmesi gerektiği halde bu tür bir kullanıma birbirini izleyen beş yıl süresince sessiz ve tepkisiz kalması halinde bahsedilen sonraki marka tescili kötü niyetli olmadığı sürece hükümsüzlüğünü isteyemeyeceğini belirtmektedir.

Her ne kadar sessiz kalma yoluyla hak kaybı kuralı SMK’da spesifik olarak hükümsüzlük davalarıyla ilişkili olarak düzenlenmişse de SMK yürürlüğe girmeden önceki içtihatların gösterdiği üzere sessiz kalma yoluyla hak kaybı kuralı gayet doğal bir şekilde marka hakkının ihlali davalarında da uygulanabilir olarak değerlendirilmektedir. Sessiz kalma yoluyla hakkın kaybedilmesi için beklenen süre kesin olarak 5 yıl şeklinde düzenlenmiş olmakla birlikte iki ayrı görüşün çatışması devam etmektedir: birinci görüş bu sürenin somut olayın özelliklerine bağlı olarak daha kısa olabileceği, ikinci görüş ise bu sürenin hiçbir suretle 5 yıldan daha az olamayacağı yönündedir. Yargıtay’ın SMK’nın yürürlüğe girmesiyle birlikte açılan davalar için vereceği kararlar, kuralın nasıl yorumlanacağını ve uygulanacağını gösterecek olup, bu anlamda yeni içtihatların hukukumuza yerleşeceği de aşikardır.

Sessiz kalma yoluyla hakkın kaybı prensibi bir sonraki marka sahipleri için bir hukuki menfaati koruma altına almayı amaçlamaktadır ve bu prensip tescil sahibi olarak kendisinin dokunulmaz olduğu ve haklarının sorgusuz sualsiz sabit ve korunuyor olduğu yanılgısına düşebilecek olan marka sahiplerinin haklıyken haksız duruma düşme riskini de beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla her halükarda marka sahiplerinin, haberdar oldukları ve gözardı ettikleri marka ihlallerine karşı öteledikleri aksiyonlarının gelecekte kendilerine karşı sessiz kalma yoluyla hakkın kaybı iddiası olarak geri dönebileceğini bilmeleri gerekmektedir.

Haber Kategorileri